Recent Posts

MEZAR TAŞLARININ MUHABBETLERİ …

goblje kovaÄ-i u januarau 2012.

Allah yolunda öldürülenlere “Ölüler” demeyin, zira onlar diridirler; fakat siz farkında değilsiniz.

MEZAR TAŞLARININ MUHABBETLERİ

Kıştı. Kar o kadar yağıyordu ki sanki biri onu döküyormuş gibiydi. Karanlıktı; oysa ki öğle sonrasıydı. Pencereden bir grup insan gördüm. Yemek arıyorlardı. Biraz uzaktan bakınca yaşlı bir adamı fark ettim. Bir garajın çatısının altına saklanmış, sanki bir şey arıyormuş gibiydi. Az önce toplanmış olan grup dağılmıştı bile. Kendisi de panik içinde onların izlerini takip ediyordu, sanki onların arkasından bir parça yemek bulacakmış gibiydi.

Bir anda adam pencereye doğru baktı. Aman Tanrım! Bu Kemal Hoca idi. Çabucak indim ve hemen buzdolabında elime ilk ne geldiyse onu aldım. Kendisine yaklaştım. Onun üstündeki kıyafet eski, yırtık ve karla kaplıydı. Gerçekten yanılmamıştım. Evet, bu lisedeki matematik öğretmenimdi.

Yaşlı adam, beni görüp aniden iz bırakmadan merdivenlerden aşağıya doğru kaçtı. Ona getirdiğim yemeği vermeye yetişemedim bile.

Kendisini çok iyi tanıyordum. Seksen yaşlarında, saygıdeğer matematik öğretmenimdi. Sert olmasına rağmen öğrenciler onu çok severdi. Onun adil bir öğretmen olduğunu söylerlerdi. Çünkü onun istediği tek şey, öğrencilerin dersi iyi öğrenmeleriydi.

-Matematik, sadece toplama ve çıkarma değildir. Onun sırlarına girmek gerekir. Böylece onun büyülerini öğrenmiş olursunuz.’ derdi. Oysa ki herkes tarafından bu dersin çok zor olduğu biliniyordu.

Kemo’nun eşi Safiya idi, sonradan aklıma geldi. Kendisi biyoloji öğretmeniydi. Savaşın başında vefat etmişti. Tomislav Caddesi’nde bulunan dairesine bomba düşmüştü.

Edo adlı oğlunu da çok iyi tanıyordum. Caddemiz aynıydı ve biz söylediğim gibi bir çeteydik. Savaşın başlamasına doğru yanılmıyorsam elektrik-elektronik fakültesini bitirmişti; eğer bitirmediyse de bitirmesine çok az kaldığını sanıyorum. Basketbolu çok iyi oynuyordu ve arkadaşları en çok onu seviyorlardı. Onun ailesi, Saraybosna’nın saygıdeğer ailelerindendi.

Snayperleri Avlama

1992 yılında Saraybosna’nın her yerinde sabaha doğru barikatlar kurulmuştu, gençler ise caddelerin üstünde buna karşılık olarak barikat kurmuşlardı. Böylece öğretmenin oğlu arkadaşlarıyla beraber şehri korumak için harekete geçmişti. Çok kısa zamanda birbirlerini çok iyi organize ettiler. Onların arasında polise problem çıkartan ve her zaman onlardan kurtulan Taço adlı bir genç vardı. Sessizce onu lider yaptılar. Savaş başladığı zaman bu çocuklar iyi bir iş başardılar. Sırp snayperleri, şehrin etrafındaki evlerde masum insanları öldürüyorlardı, bu çocuklar ise onları bulup yakalıyorlardı.

Daha sonra bir akşam okul defterlerini ve kitaplarını Sırp evlerinde bulunan silahlarla değiştirdiler. Bu gençlerin çoğu kısa bir zaman içerisinde bir savaş gurubunun üyeleri oldular.

Böylece Kemo’nun oğlu Edo, gerçek savaşa başladılar. 1992 yılı Mayıs ayında Pofaliç’teki mücadelelerde onun çok ağır yaralandığını duydum. Düşman şehri almayı başaramadı. Edo ise ağır yaralara dayanamadı. Bizim komşumuz olan Miyo Budakoviç, onun mezarının şehitlikte olduğunu söyledi.

Evimin önünde olan bu olay ve öğretmenimin konteynerden yemek araması, bütün bunları öğrendiğimde beni çok derinden etkiledi. Uykudan her uyandığımda, gözümün önünde iki yüz beliriyordu. Öğretmenim ve kötü kıyafetler içinde her zaman gülümseyen Edo. Lisenin duvarında arkadaşlarıyla oturup o yakışıklı haliyle geçen kızlara bir iki laf atmayı severdi.

Ertesi gün cumartesiydi, ben de Budakoviçi’ye kadar gittim. Yanımda rahmetli Edo için de çiçek almıştım. Sanırım babası alamazdı. Eğer adamın ekmek parası yoksa çiçek parası nasıl olsun ki?

Beyazlıklar içinde mezar önümdeydi. Beyaz mezar taşları daha da beyazdı. Sanki aniden bütün taşlar beyazlanmış ve yeni uzun saçları olmuş gibiydi. Beyazlanmış olanlar da büyük şapkalarla kaplı, göklere bakıyorlardı. Daha önce böyle bir şey görmedim ya da daha önce fark edememiştim.

Edo’ya Fatiha okumaya gidiyordum ve kendime soruyordum: ‘Aman Allahım! Bu karın altında Edo gibi ne kadar çok şehit yatıyor? Ne kadar çok yaşanmamış hayatlar, gerçekleştirilmemiş arzular, gençlerin gidişi, daha güzel bir dünyada çocuklarına kavuşmayı bekleyen hayatları cehennem olmuş anne ve babalar…’

Rahatsızlandım. Kar hala hiç durmayacakmış gibi yağmaya devam ediyordu. O kadar mezar taşlarının arasında doğru yoldan gitmeye çalışmama rağmen bir mezara bastım. Büyük mezarlar bana daha büyük geldi; sanki daha çok eğilmiş ve yaklaşmış gibilerdi. Herhalde ısınmak istiyorlar, diye düşündüm.

Beni bir ses takip etti ya da bana öyle geldi.

Kar Yığını

Bir mezar taşına yaklaşıp üstündeki karı sildim. O büyük şapka param parça olmuştu. Süpürgeyle mezarların arasını temizlemeye başladım. Sanki bu mezar taşı diğerlerinden daha küçüktü ya da bana öyle geldi. Çok sessiz bir ses beni ürküttü. Korktum, temizlemiş olduğum mezardan ses geliyordu.

-Bu kar yığınını üstümden çıkarttığın için teşekkür ederim. Beni o kadar sıkıyordu ki, nefes almama izin vermiyordu. Şimdi daha kolay nefes alıyorum. Sesi o kadar inceydi ki sanki bana bir çocuk söylemişti. Karı temizleyip ismini okudum, Leyla yazıyordu. Yedi yaşındaydı.

-15 sene önce beni vuran o snayperden sonra buraya beni gömdüler ve biliyor musun o günden itibaren annem Cemile her gün buraya geliyor. Kendisi öğretmendir. Benim bir de erkek kardeşim var, Midhat 25 yaşında, benden üç yaş büyük. Babam Ahmet de geliyor; ama o benim yüzünden çıldırmış gibi. Buraya çok yakın oturuyoruz. Lütfen eğer zahmet olmazsa yanımdaki mezar taşının başındaki karı da temizle. O benim öğrencim Leyla, kendisi şehit oldu. Savaşın bitmesine az kala buraya gömüldü. Biz, birbirimize bakıyoruz.

Birden her taraftan, bütün köşelerden bana doğru fısıltılar gelmeye başladı. Acaba ayaklarımla kara basarak mezar taşlarının altındaki tanımadığım insanları mı uyandırdım? Aslında bir tanesini tanıyordum.

Adı Edo. Onun için buraya geldim zaten.

Biraz döndüm ve kızın mezarının yanındaki mezar taşını temizlemeye başladım. Leyla ismini tekrar gördüm.

-Leylacığım bana nasıl bakıyor gördün mü? Onun annesi ikimize de her gün güller getiriyor. Bu sabah geç kaldı. Herhalde kendisini bu kar engelledi. Şimdi gelir. Beni de bu kar bastı. Bundan önce karı severdim. Byelaşnica, İgman ve Yahorina’da kayak yapardım. Saraybosna’da kayak yapmasını bilmeyen çok az kişi vardı. Kar yağdığı zaman kayak takımını alır, Trebeviç’e giderdim. Çocuklar kızak alıp caddeye giderlerdi, yürüyen insanları geçip yarışma yaparlardı, dedi Leyla.

Beyaz yığını üzerinden temizlediğimde sanki canlanmış gibiydi.

Birden fısıltılar bana doğru gelmeye başladı. Karı temizliyordum; ama nereye daha önce yetişeceğimi bilmiyordum. Kar da sanki inattan bir türlü durmuyordu. Vazgeçmeyeceğim, sevaptır. Edo’nun mezarını da buldum. Gerçekten sevinmişti.

suzA t (1)

Šta vi kažete na ovo?

iBalkan.net